ÇOCUKLUK HİÇBİR YERE GİTMİYOR!
Merhaba dostlar;
“Daha sonra, on iki yaşımdayken sahip olduğum arkadaşlar gibi arkadaşlarım hiç olmadı.”
Bu haftaki konumuz olan filmden sadece bir alıntı değil; akıp giden, tutulamayan zamanın ‘çocukluğumuzu’ elimizden almasını konuşacağız. Doğanın döngüsü içinde oluyor ve olacak tabii…
Aslında büyümenin tanımını da tekrar yapıyoruz ve diyoruz ki; sadece yaş almak değil büyümek, bir daha asla o kadar hesapsızca sevemeyip güvenemeyeceğimizi anladığımız o ilk anla yüzleşmektir.
Filmimizin ismi; Stand by Me – Benimle Kal (1986)
Öncelikle çocuğu olan dostlar, çocuğunuzu gerçekten tanıyor musunuz? Bu soruyu sorun ve sonra da kendi çocukluğunuza gidin. Acaba siz çocukken anne-babanız ve etrafınızdaki yetişkinler sizi tanıyor muydu, sizi anladılar mı?
Bu filmin bizim için ‘dikkat çekici’ tarafı da çekildiği tarih, 1986; yani dönemin teknolojik şartları, yine o dönemin toplumu, dünyası… Bir de filmde anlatılan zaman, 1959… Yetişkin insanlar için güzel bir geçmişe dönüş filmi olacak.
Stand by Me (Benimle Kal), 1959 yılında Oregon’da geçen ve kayıp bir çocuğun cesedini bulmak için yola çıkan dört 12 yaşındaki çocuğun büyüme ve dostluk hikayesini anlatır.
Çocuğunuzu fiziki özellikleri, sevdiği-sevmediği yemekler ile tanırsınız, kolaydır; çünkü bunlar gözle görülür, somut unsurlardır. Ancak onun iç dünyasını, korkularını, hayal kırıklıklarını ve kaygılarını tanıyor muyuz? Zordur, çünkü soyuttur bu unsurlar; sabır, dikkat ve derin bir empati gerektirir. Aynı paragrafı bir kez daha okuyun, sadece ‘çocuğunuz’ yerine kendinizi koyarak okuyun. Siz çocukken sizi de bu şekilde tanıdılar mı?
Bu çocukların cinayete kurban giden çocuğun cesedini bulmak istemelerinin nedeni; onların sözü ile ‘kahraman olmak’, yani önce ailelerine sonra da kasaba halkına ‘görünür’ olmak. Yaptıkları yolculuk aslında bu çocukların içsel bir yolculuğu…
Dostlar, bu film sadece tren rayları boyunca uzanan bir çocukluk macerası değildir; yetişkinlerin önyargılı dünyasına karşı açılmış sessiz bir isyandır. Film, toplumun çocukları kendi isimleriyle değil, ailelerinin gölgeleriyle etiketlemesini sert bir dille eleştirir. Karakterlerin kısaca özelliklerini incelersek;
Ağabeyinin trajik kaybıyla evde adeta bir hayalete dönüşen Gordie, kendi anne-babası tarafından bile fark edilmemenin ağırlığını taşır. Chris, ailesinin kötü şöhreti yüzünden peşinen suçlu ilan edilmişken; Teddy, savaş gazisi babasının travmaları arasında kendi kimliğini var etmeye çalışır. Sevimli ve saf Vern ise akranları ve çevresi tarafından sürekli hafife alınır. Kasaba halkı, bu çocukların geleceğini daha onlar büyümeden çoktan yazmıştır.
Şimdi dostlar, kendi evimize dönelim. Acaba çocuğumuza en basit örnek olarak ‘senden bir şey olmaz’ diyor muyuz? Bu cümlenin etkisi ile çocuk kendisini değersiz hissediyor ya da hırslanıp sadece ispat etmek için hayatını yanlış yönlendiriyor olabilir mi? Bir de birden fazla çocuğu olan anne-babalar; sevgi, şefkat, yanında olduğunu hissettirmek… Bu duyguları çocuklarınızın hepsine hissettirebiliyor musunuz?
Filmimize geri döndüğümüzde, yetişkin Gordie’nin anılarında anlıyoruz ki film bize toplumun biçtiği rollerin kaderimiz olmadığını kanıtlar. Çünkü başkalarının onlar hakkında verdiği peşin hükümler, ruhlarında derin yaralar açsa da yürümek istedikleri yolu sınırlamaya yetmez. Aynı zamanda, bir insanın gerçek değerini dışarıdaki gözlerin değil, kendi içindeki iradenin ve çocuklukta kurulan o saf dostlukların belirlediğini hatırlatır. Çok acı bir gerçek de vardır ki; çocukluk döneminde maruz kalınan toplumsal dışlanmanın ve ailevi ihmalin insan ruhunda ne kadar gerçekçi izler bıraktığını gösterir.
Gordie; ‘Ben iyi biri değilim. Babam öyle dedi. Ben iyi değilim.’
Chris; ‘O seni tanımıyor ki.’ ‘Bir gün çok büyük bir yazar olacaksın. Konu sıkıntısı çekersen bizi bile yazabilirsin.’
Epiktetos der ki; “İnsanın anavatanı çocukluğudur.” Bu sözü özlemle andığım değerli psikolog ve yazar Doğan Cüceloğlu sıkça söylemişti. Sevdiği şair Edip Cansever de dizesinde şöyle der; “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.”
Dostlar, bu film Stephen King’in The Body isimli öyküsünden uyarlanmıştır. Korku romanlarının ustası King’in bu öyküsünde ne bir yaratık, ne de doğaüstü bir güç var. Arkadaşlık var, dostluk var, içsel bir yolculuğa dönüşen, aslında tren rayları üzerinde geçen yolculuk var. Aslında önemli olanın yolun sonu değil de yolun kendisi olduğunu hatırlatan bir kitap ve uyarlama film.
Bu arada filmin müzikleri de bir harika, özellikle film bittiğinde çalan müziği dinleyin, derim.
‘1959 yazıydı, çok uzun zaman önce tabii zamanı yıllarla ölçecek olursanız.’
Hoşça kalın…
YAZARIN SON YAZILARI
Tüm Yazıları
KÖTÜLÜĞÜN KONFORU!
29.08.2026
TOPRAĞA DÖNMEDEN…ÖNCE YAŞAMAK!
22.08.2026

ZİYARETÇİ YORUMLARI (0)
Henüz yorum yapılmamış.